KALFA
  KÜLTÜREL YOZLAŞTIRMA VE PARÇALANMA NASIL YAPILIYOR
 

                     Günümüz gençliğiyle paylaşım

 Yıllardır, Devletler toplumlar ve bireyler zaman içerisinde para güç ve hükmetme gibi unsurları, rahat ve mutlu  yaşamanın en vazgeçilmez şartı olarak görüyorlar ve bunu gerek görsel, gerek yazılı medya aracı ile diğer toplumlarada aşılamaktalar. Bu erozyonda insan ilişkilerini tamamen maddiyat ve zenginlik tutkusu haline dönüştürüp, dostlukları da bu tarz cıkar ilişkisi halinde bir maddiyat sevgisi ve saygısına  dönüşmektedir. Oysa toplumu bir arada bir yumruk gibi tutan bağ, sevgi ve saygıdır, bu bağı ise din, dil ve dinlerden daha eski olan toplumsal örfler, adetler ve aile yapısı oluşturur.. oysa bu değerlerin yerini para güç ve maddiyat aldığında, toplumu bir arada tutan bağlar kopmuş olur.. Buda paranın olduğu heryeri yaşanılacak yer, hatta vatan saymayı beraberinde getirir. Bu aslında sanal bir bağdır. yani  zaman içinde paranın bittiği yer, nefret edilen yer halini alır..  örneğin amerika ve benzeri ülkelerde oluşan bir doğal afet olduğunda yada  toplumu kontrol altında  tutan devlet otoritesi zayıfladığı veya aciz olduğu anlarda, büyük bir yağma, hırsızlık, cinayet, tecavüz gibi kitlesel toplumsal patlamalar yaşanmaktadır. Bu olaylar aslında o devletin ürettiği aşıladığı ve sonradan önüne geçemediği politik felsefenin  sonucudur. Bu politik felsefenin yaratılmasının sebebi ise,  o toplumun, yıllar önce kendi milli degerlerini bırakarak yeni dünya, yeni yaşam hayaline koşan ve tek ortak noktaları kısa sürede zengin olmak olan  çeşitli ırklara mensup insanlardan oluşmasıdır. Ortak milli değerlere sahip olmayan bu gurupları tek hayat ideali ve görüşü altında toplayabilmek adına hükümetin gücünü ve sağladığı imkan ve imajı kendi gücü ve imajı görerek sahiplenmesi ve o devletin vatandaşı olmakla gurur ve güç egosunu tatmin ederek  birlik olması adına ve bir bayrak altında milliyetçilik anlayışı edinerek, bir arada yaşamasını sağlamak için  devlet tarafından üretilmiştir. Bu o devletin kendi vatandaşlarının farklı kültür, örf ve adetlerini Erozyona uğratıp yok ederek ortak bir amaç altında birleşmelerini sağlamak  için, çeşitli adlar altında empoze ettiği politik felsefesidir.. (çağdaşlık modernlik zenginlik güç vb.) gibi. bu gün sokakta çekik gözleri kısa boyu sarı tenli oluşundan her şekilde uzak doğulu olduğu bariz belli olan kişi nerelisiniz sorunuza gururla amerikalıyım demektedir. Her çağda ve insan yapısındada bulunan güç hırsının ortak amaç ve mutluluğa giden tek yol olarak empoze edilmesinden kaynaklanmaktadır. Zaten bu grupların oraya hucumunun temel nedenide budur.. Bu  kaybedilen toplumsal örf ve milli bağların, en ufak bir otorite boşluğunda patlamalara yol açması kaçınılmazdır. Çünkü artık karşımızda sevgisiz saygısız ben odaklı bencil bir topluluk yaratılmıştır ki zaten bu tarz karaktere sahip insanların akın etmesi ile oluşmuş bir toplumdur.

Bu   yaşadığımız süreç günümüz gençliğinin tüm yurdumuzda yozlaştırılıp modernlik ve çağdaş yaşam altında sistemli bir örf ve adet erozyonu altındaki uykusundan uyanması gerektiğinin bariz bir göstergesidir . Aslında modern ve çağdaş görünüme sahip olan avrupa toplumlarının iç dejenarasyonu bu gün aile ve toplum değerlerini kaybetmiş  ben odaklı sevgisiz bireylerden oluşan bir topluluk halini almıştır..

 Tüm zamanlardaki toplum uyanışları ufak grupların duygu ve düşüncelerinin tek bir utkuya kitlenmesi ile olmuştur. (bağımsızlık,hürriyet vb.) o uyanışı besleyen güç ise   o toplumun yaşama yada ölme gibi ana yaşamsal unsurlarını uğrunda harcanacak kadar o bireylerin vucudunda genetikleşmiş kadar  kalıtsal olan örfler, inançlar ve adetlerdir..

  Din, dil, vatan sevgisi, namus, saygı, ahlak anlayışı, alile, ataerkil bir topluluk olmak, tarihini bilmek ve sevmek gibi saydıklarımız bizim toplumumuzun var oluşunun temelindeki yapı taşlarıdır.   Bunlar toplumumuzun birlik ve beraberliğini sağladığı gibi tarihimiz boyuncada bizi ayakta tutan temellerdir.. 

Ben henüz ortaokulda iken edebiyat dersi hocamız sınıftaki herkesin bakmak ve görmek başlığı altında bir  kompozisyon yazmasını istemişti. O zaman bakmakla görmek arasındaki farkın önemini anladık .. şimdilerde televizyon seyrederken bir çok  dizi, gezi ve filmleri hatta reklamları seyrederken topluma farkettirmeden işlenen gizli erozyonu, yıkılmaya ve bölünmeye çalısılan kültürel örf ve adetlerimizin yanı sıra empoze edilen yıkılmış içi boş avrupa toplumunun popüler kültürün aşılanmasını farkediyoruz .. Bir çok türkiye gezi programlarında dikkat edersek gezilen yerlerde  bölgede yaşayan aslen türk ırkının ve osmanlı  kültürü  insanlarının hala günümüzde yaşattığı türk  gelenek göreneklerinin sanki farklı millettin özelliğiymişte ama yıllardır türk hoş görüsü altında günümüze kadar getirildiği fikrinin işlenmekte ve aşılanmakta olduğunu görebiliriz. oysa bunların tümü türk toplumunun ırk boylarının yani türk milletinin zenginliğidir.. fakat yapılan programlarda farkettirmeden  o bölge insanının aslında çok farklı bir topluluk olduğu bununla gurur duyması gerektiği  usulca empoze edilmektedir.. günümüzde türk milletinin karma ırklardan olduğu konuşula gelmekte hatta sayıldıgında öne cıkan bazı sıralamalar laz çerkez, boşnak, macır gibi saplamalar yapılarak ayrıştırma oluşturulmaktadır.. fakat bu insanların temelinde türk ırk ve boylarının bölgesel yayılmasının tanınması açısından oluşturulmuş isimlemeler vardir. Oysa bu programlarda överek severek bölge insanlarına aşılanan ayrı bir ırktan geldikleri hissini yaratma konusudur... buda toplum üzerinde,( türkiyede türkler azınlıkta aslında türkiye karma ırklardan oluşan bir toplumdur buda adet yemek ve örf farklılıklarından da anlaşılmaktadadır ) fikrini oturtmak bunu kabul ettirmekten ve bölge insanlarını, kendilerini diğer bölgedeki türklerden farklı görerek bunun yalnızca farklı ırk olduklarından kaynaklanıyormuş gibi hissettirilerek, türk kültürünü farklı bir ırkın kültürüymüş gibi sevmeye ve yaşatmaya yöneltmekten  başka bir şey değildir.. Bu programlar genelde avrupa popilizmini temsil eden müzik eğlence ve tarzla süslenerek, plajlar ve avrupayi eğlence tarzlarıyla sunulmakta bununlada (farklı oldugunu bil farklılıgına sahip cık ve avrupalı olmayı hedefle mutluluk ve çağdaşlık budur ) fikri aşılanmaktadır.. Özellikle film endüstrisinin kalbi sayılan Hollywood, savaş filmleri için inanılmaz büyüklükte bütçeler ayırdı. Büyük bütçelerle yapımı gerçekleştirilen savaş filmleri de, milyonlarca insana ulaştı.

*****************

 Hollywood'dan damlayan kan

Tarihe ve unutulmayan savaş filmlerine şöyle bir bakıldığında; savaş filmleri endüstrisinde birinci sırada, her dönem büyük bütçelerle savaş filmi çeken Amerika'nın bulunduğu görülüyor. Unutulmayan savaş filmlerinin altında Hollywood oyuncularının ve yapımcılarının imzalarına daha sık rastlanıyor. Bu filmlerin yapım tarihleriyse genellikle savaş sonrası dönemlere rastlıyor. Kimi,savaşın acısını her zaman canlı tutacak bir tarih belgesi niteliği taşırken, kimi ise savaşın acımasızlığına dair örnekler vererek barış dolu mesajlar veriyor. Ama hepsinin empoze ettiği ise amerika ve müttefiklerinin haklılığı, dürüstlüğü ve insancıllığı oluyor bu büyük titizlikle işleniyor. Bu filmler çeşitli oscarlar ve ödüllerle süslenerek gerçekliğide bir nevi kanıtlanmış oluyor.

 

Sinema endüstrisinin yıllarca beslendiği kaynaklardan biri de "Vietnam Savaşı" dır. 1965 yılında Vietnam'da Milli Kurtuluş Cephesi tarafından geçici bir devrimci hükümet kurulmuştu. Aynı yıl, Amerikalılar, Milli Kurtuluş Cephesi'ne savaş ilan ettiler, ülkeye 540 bin asker çıkardılar. Kuzey Vietnam'ı geniş ölçüde bombaladılar, ülkeyi neredeyse yerle bir ettiler ama zafere ulaşamadılar. Amerikan tarihinin başarısızlıklar bölümüne yazılan bu savaş, daha öncekiler gibi, onlarca yönetmene ve senariste ilham kaynağı oldu. Yakın zamana kadar Vietnam'daki kanlı tarihi anlatan pek çok film çekildi.

 

Soğuk savaşın soğuk kahramanı: James Bond

Amerika ve S.S.C.B arasında yaşanan soğuk savaş, savaş filmleri furyası estirmese de beyazperdede soğuk bakışlı, az konuşan yeni bir kahraman yarattı. Soğuk savaş yıllarının vazgeçilmez süper kahramanı James Bond'dan başkası değildi. Zaten soğuk savaş yıllarında Hollywood, savaştaki en önemli mevzilerden biriydi. Amerika ve Rusya, belki de diplomasi ve siyaset arenasından çok beyazperdede çarpıştılar. Bu döneme, "tek kişilik ordu" da denebilecek bir karakter, kötülerin amansız düşmanı, kadınların gözdesi James Bond karakteri damgasını vurdu. James Bond serisinin tüm filmlerinde, Rusya dünyayı ele geçirmeye çalışırken, her hamlede karşısında James Bond'u buldu. 30'a yakın örneği bulunan James Bond filmleri, kan ve barut kokusu, ölü ve yaralıların havalarda uçtuğu çarpışma sahnelerinin azlığı nedeniyle, savaş filmi kategorileri içinde pek sayılmasa da soğuk savaş yıllarında izlenme rekorları kırdı. Şüphenin paranoyaya dönüştüğü o yıllarda James Bond gibi kahramanları olan ajan filmlerinin ilgi görmesi gayet doğaldı.

Yıllar sonra, uzunca bir dönem James Bond karakterini oynayan Sean Penn savaş karşıtı karakteriyle yeniden ön plana çıktı. Ancak bu sefer 'savaşan adam' değil de 'savaşa şiddetle karşı çıkan adam' karakterindeydi.

Şimdi insanlık yine, yapımcılara ilham kaynağı olacak savaşlar yaşıyor. Her gün yine binlerce sivil ölüyor. Savaş emelleri taşıyan ülkeler kendilerine her an yeni bir düşman bulabiliyorlar. Savaş filmleri endüstrisi durmak bilmeyen bir fabrika gibi, sürekli yeni savaş filmleri üretiyor hatta yapımları ile savaşlara alt yapı oluşturuyor. Bu savaşlar yeni filmlere, yeni senaryolara dönüşüyor. Bu döngü hiç bitmiyor. Çok yakında Amerika-Irak savaşını, Afganistan Savaşını, Körfez Savaşını anlatan Saddamlı, Usame bin Ladinli ve yine kan, yanık ve bir de petrol kokulu savaş filmleri ve onların politik felsefelerini  izleyeceğiz. Bir sonraki savaşa kadar...

ALINTILAR  http://ilef.ankara.edu.tr/gorunum/yazi.php?yad=2669

**********************

 Hollywood dünyaya amerikan imajını ve gücünü empoze eden en büyük kuruluş olduğu gibi aynı zamanda amerikan politik felsefesini ve bölgesel stratejik amaçlarını insanlara en güzel ve etkili şekilde empoze eden kuruluştur.  Belki biraz fazla abartıyoruz gibi gelebilir size ama unutmayınki bu konuda devletlerin diğer devletlerin yapısını bozmak ve gücünü zayıflatmak için oluşturulmuş, tarihçi, stratejist, pisikolog vb toplum pisikolojisi konusunda uzman  kadrolar bilinçli bir şekilde uzun vadeli plan ve programlar yaparak hedef aldıkları devletler içine, yardım kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve bir sürü adı itibari ile de masum görünen teşkilatlar,dernekler şeklinde, kendi plan ve projelerine hizmet edebilecek yapım ve oluşumları finans ve organize etmektedirler.. bu örgütler sayesinde de başka ülkelerde devrimler ayaklanmalar bölünmeler çatışmalar ekonomik krizler ve savaşlar çıkarılmaktadır..bu sayede zayıf düşürdükleri devleti borçlandırarak kendilerine bağımlı birer kukla haline çevirmekte ve kedi çıkar amçlarına hizmet etmesini sağlamaktalar. Bu tarz oluşumlar zamanımızda artık farkedilmektedir. öyleki bu amerikan filmlerinin yarattığı etki amerikan halkı üzerindede öyle bir pisikolojik narsistlik yaratmıştırki bireyler kendilerini dünyanın ne cesur en güçlü en adil en çağdaş en bilgili en örnek alınacak üstün insanlar olduklarına inandırmıştır. Bu sebepledir ki bu devletin askerleri herhangi bir ülkede kendilerine karşı çıkanlar olduğunda birden o insalara karşı nefretle kendilerinin kudretini ispat etmek için zayıf buldukları insanlara türlü insanlık dışı davranışlarla işkenceler yaparak bu egolarını tatmin etmekterler.. oysa filmlerde olduğu gibi  amerikanın kazandığı herhangi bir savaş yoktur. Aksine karşılarındaki kendilerinden daha güçsüz olan ufak devletler karşısında  büyük hezimete uğradığı savaşlar vardır. Japonya vietnam daki  gibi. Tüm askerlerinin korkudan pisikolojik tıravmalar geçirdiği maddi ve manevi büyük kayıplar verdiği  bu savaşlardan yok olmadan kurtulabilmesini ise büyük insanlık suçu işleyerek kullandığı atom bombası sayesinde kurtulabilmiştir.  fakat her olumsuzluğu sanal olarak birer kahramanlık hikayesine dönüştüren hollywood sayesinde bu büyük hezimetler büyük ve onurlu kahramanlık hikayelerine dönüştürülmüş, kendi güçsüzlüğü ve acımasız haksızlığı örtülerek kuvvetli bir barışçı özgürlük savaşçısı amerikan halkı, askeri ve devleti  imajı yeniden yapılandırılarak empoze edilmiştir. Oysa güçlü görünen amerika tarih boyunca en güçsüz bulduğunu ezmiştir. .

***********************

 Mehmet akifin dediği gibi medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.

*******************

KIZILDERİLLİLERE KARŞI SERGİLENEN VAHŞET Kızılderililer bir zamanlar Amerika'nın yerlileri idiler. Ancak bugün Amerika kıtasında çok az Kızılderili mevcuttur. Çünkü bunlar ciddi bir soykırım ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bu soykırımında milyonlarca Kızılderili yok edilmiştir. Avrupa'nın ünlü seyyahlarından ve Amerika kıtasının kaşifi olarak bilinen Kristof Kolomb'un bu kıtaya girmesi ile birlikte Kızılderili katliamı başladı. Kristof Kolomb'un askerleri 12 Ekim 1492 tarihinde Guanahani sahillerine çıktıktan kısa bir süre sonra vahşi canavarlar gibi Kızılderililere saldırmaya başladılar. O zamanlar yakalanan bir Kızılderili ya öldürülüyor, ya köle olarak satılması üzere Avrupa'ya gönderiliyor veya prangaya vurularak oldukça ağır işlerde çalıştırılıyordu. Kristof Kolomb, İspanya kralına Eylül 1498'de gönderdiği bir mektubunda aynen şöyle diyordu: "Buradan satılabildiği kadar çok köle gönderebiliriz." Almanya'da yayınlanan PM dergisinin Kızılderililerle ilgili bir araştırmasında, bugünkü metotlarla nüfus sayısını hesap eden tarihçilerin tüm dünyada 1500 yılında 400 milyon insanın yaşadığını ve bunun beşte birinin Amerika'da hayat sürdüklerini tespit ettiklerine dikkat çekilerek, 1550 yılında Amerika kıtasında sadece on milyon insanın geriye kaldığı belirtiliyor. Yani 80 milyon Kızılderili'den 70 milyonu ya öldürülmek veya köle olarak satılmak suretiyle Amerika'dan silinmişti. Avrupalılar bir yandan Amerikalı Kızılderilileri köle olarak satmak üzere gemilerle Avrupa'ya taşırlarken bir yandan da Afrikalıları aynı amaçla Amerika'ya taşıyorlardı.
Avrupalıların Amerika kıtasını keşfetmelerinden sonra milyonlarca yerli Meksikalı kasıtlı olarak açlık ve salgın hastalıklar yoluyla ölüme terk edildi. Bu durum karşısında İspanyollar: "İnançsızları cezalandırmak için Tanrı'nın gönderdiği hastalıkla mücadele edilmez" demişlerdi.
Bu olaylar üzerinde düşününce insan, 1992 yılında yüz binlerce Somalilinin açlıktan ölüme terk edilmesi olayını daha iyi anlayabiliyor. Evet, aradan asırlar geçtikten sonra aynı Batı, yüz binlerce Somalili insanı açlık yüzünden ölmekten kurtarmaya yetecek 23 milyon dolar yardımı yapmayarak ölüme terk etti. Demek ki Batı, Ortaçağ'daki anlayış ve politikasını aynen devam ettiriyordu. Biz yine Kızılderililerin topluca katledilmeleri konusuna dönelim:
1523'de Meksika'ya inen papaz Motolinia şöyle diyor: "Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. Eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı."
Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra halinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu. Bir hakim de, İspanyol sömürgecilerin su kıtlığında bahçe ve tarlalarını Kızılderililerin kanları ile sulamaları talebinde bulunmuştu. Bütün bu gerçekler pek çok tarihçi tarafından dile getirilmiş gerçeklerdir.


ABD Tarihi Zulüm ve Vahşetle Dolu
Uluslararası Af Örgütü genel sekreteri İan Martin bir açıklamasında ABD'nin bütün dünyada kendini insan hakları savunucusu olarak göstermesine rağmen kendi uygulamalarında insan haklarını hiç gözetmediğine dikkat çekti. İan Martin, bu ülkede polislerin tutuklulara işkence etmelerini, bazı eyaletlerinde uygulanan ölüm cezalarını ve siyasi baskıdan kaçan bazı mültecileri zorla ülkelerine geri göndermesini ABD ile ilgili iddialarına gerekçe olarak gösterdi. Martin açıklamasında 27 Haitilinin siyasi ve hayati tehdit altında olmalarına rağmen ABD yönetimi tarafından zorla ülkelerine geri gönderildiklerini ifade etti.
• Torontolu araştırmacı James Bacque, Amerikan ordusunun kaynak ve arşivlerine dayanan bir araştırmasında 1945-46 yıllarında Amerikan ordusunun açtığı esir kamplarında 1 milyon Alman askerinin kasten açlığa mahkum edilerek öldürüldüğünü ortaya çıkardı.
• ABD yönetiminin Wietnam savaşı başta olmak üzere son yüzyıl içerisinde girdiği savaşlarda çoğunlukla yoksul tabakaya mensup olanları ve zencileri savaştırdığına çeşitli yayın organlarında dikkat çekilmiştir.
• ABD eski adalet bakanlarından Ramsey Clark'ın öncülüğünde Körfez Savaşı'nda izlenen tutumu ve gerçekleştirilen insanlık dışı uygulamaları soruşturmak üzere oluşturulan Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi uzun süren araştırmaları sonunda hazırladığı raporlarda şunlara dikkat çekiyordu: "Körfez savaşı sırasında ABD ve müttefikleri Irak'a Hiroşimaya atılan atom bombasının yedi katı değerinde bomba attılar. Bunlardan sadece % 7'sinin belli bir hedefi vardı. Atılan bombaların % 60'ı doğrudan sivil halkı hedef aldı. Bu savaşta nükleer savaş başlığı dışında her türlü silah kullanıldı. Bombalamalar sonucunda Irak'ta 51 cami, 28 hastane 687 okul imha edildi. Savaşın sonuçları nedeniyle kötü beslenme yüzünden 45 bin Iraklı çocuk öldü". Ramsey Clark'ın öncülüğündeki Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi, raporunu 30 ayrı ülkede bir yıl kadar süren inceleme ve araştırmalar sonucunda hazırlamıştı. Raporda başta ABD başkanı George Bush olmak üzere, ABD yönetiminin bütün üst düzey yetkililerinin dünya barışına ve insanlığa karşı ağır suçlar işledikleri dile getirildi. Raporda, ABD başkanı George Bush'un Körfez savaşı ile ilgili olarak 19 ayrı suçu işlemekten sorumlu olduğuna işaret edildi.

ALINTI....    http://www.vahdet.com.tr/isdunya/dosya2/0468.html
************************* 
  Fakat ne yazıkki bunların ne derece sistemli, organize ve içimizde olduğuna inanmak gerçekten inanılması zor görünsede gerçektir.. Bakmak ve görmek bu yüzden alışmamız gereken bir çağdaş yaklaşım olmalıdır..  seyrettiğimiz her şeyin arkasındaki finansoru yapımcıyı hikayenin originini bilmek, araştırmak zamanımızın sorunları ile, iç ve dış politikasıyla karşılaştırmak  hem kendi kültür dağarcığımızı geliştirmeye yarayacağı gibi aynı zamanda insan  hakları ve dünya barışının bekçisi ve savunucularının, aslında ne oldukları ve amaçlarının ne olduğu görmemizide kolaylaştıracaktır.. o zaman ülkemizde yaşanan alevi- sünni, laik- anti laik, türk- kürt, sağcı –solcu, faşist –kominist, türbanlı-türbansız gibi çatışmaların sebebini görebiliriz.. Bu dış güdümlü örgütler, finans ederek beyin yıkayarak oluşturdukları gurupların karşısına, gene kendilerinin oluşturdukları  karşıt gruplar koyarak her iki gurubuda kendi çıkarları doğrultusunda yönetip yönlendirmektedirler. Bu tıpkı tek bir kişi tarafından oynatılan hacıvat ve karagöz oynunu gibidir. iyiyide kötüyüde o idare eder. istediği zaman kapıştırır, istediği zaman barıştırır.. Bu oluşturmaları çoğaltalarak ülkede devamlı karışıklık sağlamakta çıkarları gerektiğinde hükümeti zayıf düşürerek yada güçlü gösterek toplumda yarattığı atmosferle o devletin partilerinin ve siyasetçilerinin dahi seçilme yada seçilememe konusundaki kaderlerini kendi çıkarlarına göre oluşturmaktadır. Fakat her gurubun arkasında farklı isim ve amaçla gözüken paravan örgütler kullandıklarından real anlamda asla deşifre olmamaktadırlar.  temsili örnek vermek gerekirse.  insan hakları derneği uluslararası doğayı koruma derneği, halklar arası barış derneği, öksüz koruma derneği, kitap okuma derneği, barışa hizmet derneği bilmemne organizasyonu,  vs vs.

Bu tarz programların arkasındaki finansorler ve güçler bu güçler bazen karşımıza firma, bazen sivil toplum örgütü, bazende reyting felsefesi  şeklinde çıkarak bunu uygulamaktadır. Malesef iyi niyetli ve yapılanı farketmeyecek derecede zamanın akışına kapılmış kendi sanatçı ve oyuncularımız farketmeden bu oyunun birer piyonu olmaktadırlar.. Bol dedikodulu magazin programlarının topluma katkısı herkes tarafından bilindiğinden o konuya hiç girmiyorum.. Oysa süper baba, karagümrük yanıyor, ekmek teknesi, gibi toplumun komşuluk sevgi, saygı ve dayanışma konularınıda içeren, unutulmuş komşuluk, iyi niyet ve toplumsal örf, adet ve dayanışmanın. Hoşgörünün  işlendiği dizilerin devamı yada benzerleri nedense yapılmamakta, yada diğerlerinin yanında yok denecek kadar az kalmaktadır. oysa bu dizilerin toplumumuz için ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğu dizi oynadığında dizinin çekildiği bölge ve mahallelerdeki  kiralık ev talebi patlamasının yaşanmasından bellidir.. Bizim toplumumuz, kaybettiği, erozyona uğratılmış toplumsal örf ve adetlerinin. Komşuluk, saygı, sevgi ve dayanışmanın açlığı ve arayışı içerisindedir. Bu tarz dizilerse unutturulan bu duyguların ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu tarz diziler, Dünyada herşeyin para olmadığını, unutturulan komşuluk dayanışma,saygı ve sevginin ortaya çıkmasının önemini, toplum üstündeki en önemli mutluluk eksikliğinin aslında ne olduğunun fark edilmesini sağlamaktadır..

 Avrupalı bireylerin hemen hepsinin düzenli olarak gittikleri bir pisikoloğu vardır.. Bunun nedeni komşuluk aile bağları arkadaşlık ve dostluk gibi değerlerinin yok olmasından ötürü, bireylerin dertleşme içini dökme dostluk etme gibi önemli ihtiyaç eksikliğinin giderilmesinin tek yolu para ödiyerek bu bastırılamaz ihtiyaç birikiminin giderilerek, sanalda olsa rahatlama sağlaması gerekliliğidir.. Ayrıca seri katillerin ve öğrenci travmalarından kaynaklanan toplu okul cinayetlerinin bu kadar çok görülmesinin, gene bu kopuk aile sevgisizliği, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinin erozyona uğratılarak yok edilmesinden kaynaklandığı barizdir.. tüm bireyler kendini toplum içinde yalnız kimsesiz ve sevgisiz görmekte, sevilmek ilgi ve takdir görmeninse ya meşhur olarak, ya cok iyi bir kariyer edinerek ya çok para kazanarak yada bunlara sahip bir aileye sahip olmaktan geçtiğini düşünmekte bunlardan birine sahip olamadığında ise herşeye ve herkese düşman olmaktadırlar.. Çünkü bunlarsız toplumla bağ kuramamaktadırlar.  

Bu erozyonun yol açtığı felaketler saymakla bitmez. Bu gün amerikanın birçok bölgesinde ilköğretim okullarına giren her öğrenci  devamlı olarak idrar testine tabi tutularak uyuşturucu taramasından geçirilerek okula alınmaktadır.. Bu durumdan uyuşturucunun indiği yaş seviyesi belli olmaktadır.

Bazı bölgelerde ise 18 yaş altındakilere gece 22:00 den sonra sokağa çıkma yasağı uygulanmakta bu yasak bu yaş altındakileri korumak adına değil aksine 18 yaş altı çocukların oluşturduğu akıl almaz  suç çetelerinden yetişkin bayan ve yaşlıları korumak adına yapılmaktadır..  

Bu tarz çete oluşumlarının aslında çocukların aile akraba komşu mahalle ve okul arkadaşlıklarının gerektiği gibi olmamasından kaynaklanan,  ilgi, alaka, sevgi ve dayanışma gibi eksik olan temel ihtiyaçların yarattığı bunalımının o bölgede benzer kopukluklar içerisinde olan diğer çocuklarla birleşerek topluma karşı patlamasıdır. işledikleri suçlar bu çocuklar için,  hem toplumdan alınan bir intikam hemde aralarında oluşturdukları  dayanışma ve sevgi bağının sürdürülerek yaşatılması ve bu eksik  duygularınıda bu şekilde  tatmin etme isteğidir. Başka toplumlara yayarak bu çöküşten nemalanan bu sömürgeci ülkelerin sonuda yine ürettikleri bu erozyondan olacaktır..

Ülkemizi kültürümüzü ve toplumumuzu korumak bireylerimizin bilinçlenerek birlik halinde hareket etmesi ve bu kurtuluş hareketine katılımda bulunması ile mümkün olacaktır inancındayım. Yeniden bir kurtuluş savaşı ruhu ile hareket etmek gerekmektedir. Bu hareket gerçek milli sivil toplum örgütlerinin oluşmasıyla mümkün olabilir..  neden milli , çünkü sivil toplum örgütü adı altında dış güdümlü ajan kuruluşlar toplumumuzun altını oymaktadır oysa kendi mahallelerimizde komşularımızla kurduğumuz ufak birimler ve bu birimlerin komşu mahallelerleden bağımsız kurdukları birimlerin sayesinde geniş ve kötü niyetli kişilerce  kontrol edilmesi zor  bir yapı oluşur bu birimlerden oluşan büyük ve yüzde yüz milli bir sivil toplum örgütü yaratılabilir. Aslında bu toplumun bilinçlenmesi ve herkesin komşusuyla beraber hakkını araması ve bu konuda uğraş vermesi demek.  bizde bir söz vardır. “herkes kendi kapısının önünü süpürürse bütün ülke tertemiz olur” bu atasözünden hareketle her mahallede bir birinden bağımsız ama aynı amaç ve niyetle bir sivil toplum örgütü birimi oluşturulmalıdır. ve bu birimlerin tek amacı kendi bölgelerindeki düzensizlikleri haksızlıkları rüşvetçileri siyasetçileri özellikle muhtarları denetlemek açığa çıkarmak ve kendi içlerinde bilinç oluşturmak olmalıdır böylece en tepeye gidebilecek siyasetçiler öncelikle kendi bölgesindeki insanların sevgi, saygı ve güvenini kazanmak zorunda kalmalıdır. Bu da ancak hizmetle ve dürüst çalışarak olur. bu zamanla seçim kanunu değişikliğiyle  kendi bölgesinin milletvekilini seçmek gerektiğinde bölgesinden tanıdığı hizmetini bildiği insanı seçme şansını doğurur..  böylece kirli siyaset ve siyasetçiden kurtulunmuş ayrıca genç ve değişik yüzlerinde önü açılmış olur.(günümüz parti liderleri seçim kanununun verdiği yetkiye dayanarak secmeni biçilecek ot gördüğünden çayıra salınacak koyunları seçme şansını haliyle seçmene bırakmamaktadırlar seçim kanunuda bu gücü parti liderlerinin tekeline sunduğundan seçmen önüne konan listeyi otomatikman seçmek zorundadır ve bu sebepten sivaslıyı istanbuldan istanbulluyu konyadan konyalıyı urfadan gibi canın istediği yerden ve sıradan seçtirebilme yetisine sahiptir. Buda parti liderini çoban millet vekilini koyun seçmenide ot durumuna koymaktan öte değildir.) Bundan sebeptirki 80 yıllık cumhuriyetimizin demokrasi tarihindeki parti liderlerinin liderlikten çekilmeleri ancak vefatları sebebiyle mümkün olabilmiştir. Hayatta olanlar ise hala siyasi yaşamlarına ve parti liderliklerine şu yada bu şekilde devam etmektedirler.

 Yani halk belki bu oluşum sayesinde oluşturacağı baskı neticesinde yavaş yavaş denediğini, bildiğini hizmetini gördüğünü seçmeye başlayabilir, ) önüne konunanı değil (tabi zaman içinde seçim kanunu değişikliği bir şekilde başarılabilinirse. Aslında bu günkü iktidarın başa geliş öyküsü de benzer bir politika izlemiş, ilk önce bulundukları belediyelerde halkın istediği hizmetler için verdikleri çabayı anlatıp daha  görünür kılarak diğer partiler arasından  sıyrılmayı başarmıştır. Fakat bizim burada vurgulamak  istediğimiz ise hala türkiyede halk kendi milletvekilini kendi seçme şansına sahip değildir. Tüm parti liderleride bu büyük gücü kaybetmek istememektedir. Bunun  nedeni partilerin liderler sultasının, diktatorlüğünün sonunu getireceğindendir. Eğer parti liderleri kendi milletvekillerine istediğini köle gibi kabul ettiremezse dış kaynaklı güçlerden yardım göremez çünkü başa geldiğinde gelene kadar hertürlü desteği aldığı gizli ellerin isteklerini yapamaz. Herkes birilerinin uşağı olmak zorundadır. Daha fazla güç daha fazla uşaklık yapmadan olmaz. En iyi uşak en iyi mertebeye ulaşır. Yani seçim kanunu bir türlü değiştirilmez, değiştirilmek istenmez.

Aşağıdaki link’ten köşe yazarı Selahattin Dumanın Liderler için aday seçme akılları adlı yazısını okursanız mizahi bir anlatımla aslında yıllardır türkiyenin gerçek milletvekili seçimlerinin parti liderlerince nasıl yapıldığından bahsedilmekte oldugunu görürsünüz.. http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=121120&Categoryid=4&wid=1
(yukarıdaki link çalışmassa copyalayın ve web tarayıcınıza yapıştırarak deneyiniz .selahattin dumanın bir yazısına ulasacaksınız gene olmassa google da selahattin duman liderler için aday seçme akılları 25.05.2007 adlı başlıkla arayın yazı cok güzel gerçekten )
 Bir şekilde bu diktatörlükten ve kirli siyasetten kurtulunmalıdır, iktidar mücadelesinin pazarlıklar sonucu alınıp satılmasından kurtulunması gerekmektedir. Bu sivil bilinçlenme hareketi ise yeniden dayanışmayı birliği canlandırmış olacaklardır.. ayrıca gençlerinde bu çalışmalar sayesinde önü açılacak daha da bilinçleneceklerdir.. herkesin mahallesinde emekli olmuş dürüst insanlar bu tür uğraşlar için mükemmel potansiyellerdir. Evde oturup şikayet etmektense hergün belli saatlerde bir araya gelip devlet meseleleri ve medya güdümlü konularla çaresiz vakit geçireceklerine. Öncelikle Kendi mahallelerinin sorunlarını  konuşarak gidermeye odaklanmaları, kendilerine gerçek birşeyler yapma hazzı yaşatacağı gibi, bölgelerine sahip çıkarak fayda sağlayacakdır.. her bölgenin sakini mutlaka o bölge kurumlarında dönen yolsuzluk ve rüşvetin nasıl olduğunu ve kimlerin yaptığını zaten içinde yaşadığı hayat gereği bilmektedir.Hele ufak kasaba ve ilçelerde.  Düşünsenize mahalleli organize olmuş mahallesindeki fakire iş muhtara baskı belediyeciye ihtar gönderip medyaya da duyurarak rüşvetçiyi teşhir ediyor.. her gün toplanıp tespit ettikleri hedef sorunlar için liste yapıp o konuda yapılabilecek seylerin programini yapıyor ve üzerine gidiyor bu gibi olayları ve şahıslarıda başka bölgedeki kendi gibi birimlere duyuruyor. Böyle bir oluşum karşısında partiler aynı kadroları nasıl bir daha listelerinden aday gösterebilir? .. Bu gibi örgütlenmeler toplumsal dayanışmayı ve birliği güçlendireceği gibi o bölgenin yerel sakinlerincede otokontrolünü sağlar.. Belkide bu oluşum sayesinde partiler o bölgeden oy alabilmek için o bölgenin tanıdığı desteklediği kişiyi seçim kazanmak için kendi partisinden aday göstermek zorunda kalacaktır.. bu zaten bazı bölgelerimizde aşiret ağaları ile yapılmaktadır. Ama başka türlü..Partiler ağaları kendi partisine almak için büyük pazarlıklar yapmaktadırlar.. bizim anlatmak istediğimizin bunla karşılaştırılmaması gerekir..

Din, toplumun örf edetleri olmadan tek başına toplumu korumaya yeterli olamamaktadır. Buna bir çok sebep sayabiliriz ama birkaçı ise kur-an’ın her yaşta insan tarafından okunup anlaşılamaması özellikle ufak yaşlarda aile ve akrabalardan örf ve adetler içinde yerini alamamışsa  ve bazı yobaz düşünceleri savunan guruplarcada kur-an’ın ana  dili  arapça olarak okunmasının şiddetle savunulması sebebiyle anlaşılmasının da önü kesilmişse..

Sierra Leone de birleşmiş milletler bünyesindeki misyonda görev yapmış bir arkadaşımın oradaki halk ve toplum hakkında anlattıklarını dinlediğimde aslında %47 si müslüman olan halkın ingiliz sömürgesi ve erozyonu altında geldiği durum esef verici hatta korkunçtur. Sierra leone bir afrika ülkesidir ..  ve yıllarca ingiliz sömürgesi olarak yaşamıştır. Şu anda bağımsız gözüksede  hala bu sürmektedir. dünyanın en zengin elmas madenlerine sahiptir. Bu madenler tamamen ingilizler tarafından ele geçirilmiştir. Okullar tamamen ingiliz misyonerler tarafından kurulmuş ve idare edilmektedir. hepsi paralıdır.. müslüman aileler kendi henüz reşit bile olmamış kız çocuklarını BM misyonunda yada çeşitli yardım kuruluşlarında görev yapan yabancılara orada kaldıkları sürece birlikte yaşamaları için vermekte bunun için türlü çaba sarfetmektedirler.. çünkü kızları bu sayede iyi beslenmekte yabancılardan aldıkları cep harçlığı ve okul masrafı sayesinde daha iyi eğitim alabilmektedirler.. aynı zamanda da müslüman olduklarını özellikle belirtmekteler. Linkte incelerseniz bölgede bulunan sivil toplum örgütlerinin çokluğuna bir göz atınız. Bu yardımmı elmasa hucum’mu? 

Sierra leone =  =  http://www.vahdet.com.tr/isdunya/dosya4/1094.html

Ülkemizi Savunmaya önce içimizde güçlenerek başlamalıyız.. kışkırtmalara kanmadan birlik olmalı örflerimize sahip çıkmalıyız.. bu gün bize uygarlık insanlık dersi vermeye çalışıp soykırım lekesi yapıştırmaya çalışan ülkelerin aslında ne olduğunu bilmeli ve onların yaşam şekline özeneceğimize kendi tarihimize sahip çıkmalıyız. Kendi yaptıklarını örterek Bu gün bize ders vermeye çalışan çağdaş ülkelerin yaptıklarına şöyle bir bakalım..

****************

   SOYKIRIMLAR TARİHİ

SOYKIRIMDA TECRÜBELİ ÜLKELER KENDİ YAPTIKLARINI GİZLEMEK İÇİN BİZE ÇAMUR ATIYORLAR.
BAKIN ONLAR NELER YAPMIŞLAR.

POST MODERN SOYKIRIM
Felluce' de 1500 sivilin sokaklarda öldürülüp çürümeye terkedildiği, cesetlerin köpekler tarafından yenilmeye başlandığı ve 250 bin kişinin bölgeden sürüldüğü belirtilen raporda "Felluce katliamı Post Modern Soykırımdır" denildi. Fransızlar 'ın Cezayir'de 1830 ile 1962 arasında 1 milyon Cezayirliyi öldürdükleri, Cezayirlilere sistematik bir biçimde soykırım uyguladıkları belirtilen raporda, bu ülkenin sürekli olarak sözde Ermeni Soykırımını tanıması için Türkiye'ye baskı yaptığı hatırlatıldı.
Fransız, İngiliz ve Almanlar başta olmak üzere bütün AB ülkelerinin Felluce soykırımı karşısında kayıtsız kaldıkları ifade edilen raporda, Birlesmiş Milletler de kendi soykırım tanımına giren insanlık suçlarına karşı ses çıkarmamakla suçlandı. Raporda, soykırım suçlarına ilişkin su örneklere yer verildi:

İSPANYOL VE AMERIKALILARIN YERLI KIZILDERILILERE UYGULADIGI SOYKIRIM:
1492 yılında Kristof Kolomb' un ayak bastığında nüfusu 8 milyon olan Arawaks yerlilerinin sayısı 22 yıl içerisinde 28 bine indi.

NORVEÇLİLERİN TATERLERE (GÖÇER) UYGULADIGI SOYKIRIM: Norveçliler 1920-30'larda çıkardıkları yasalarla Nordik Irk'ın arılığını korumak için etnik grup Tater (Göçerler) kızlarını zorla
kısırlaştırdılar.
Norveç toplumu ne kadar Tater'i kısırlastırırsa o kadar kendi ırkını koruduğuna inanıyordu. Kısırlaştırma yoluyla ehlileştirilemeyen Taterler üzerinde insülin ve elektroşok yöntemleri uygulanıldı.

INGILIZLERIN AVUSTRALYALI YERLILERE UYGULADIGI
SOYKIRIM
Ingiltere Krallığı 1788-1938 tarihleri arasında sömürge amacıyla gittikleri Avustralya'da yerleşik yerli halk: Aborjinleri sistematik olarak yok ettiler. Ingilizler aralarına salgın hastalık yaydığı, bununla da yetinmeyip
yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı 750 bin siyah derili aborjinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalabildi.

ALMANLARIN BATI AFRIKA'DA NAMIBYALILARA  UYGULADIĞI SOYKIRIM
Almanlar 1891 yılında hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Güney Batı Afrika da Namibya)'ya sömürge kurmak amacıyla çıktılar. Bölgedeki çok zengin altın ve zümrüt madenlerini ele geçirmenin yolunun yerel Herero ve Nama halklarını yok etmek olduğuna karar veren Almanlar harekete
geçti. Bu emir üzerine adanın yerlileri Herero ve Namalar üzerine taarruz eden Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden herkesi katlettiler.
Katliamdan kurtulanlar işkenceyle öldürüldü. Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi.

<<devamı yukarıda solda(ana sayfanın devamı)

 
  Bugün 5 ziyaretçi (8 klik) kişi burdaydı!